yazılarımız

COVIT-19 SALGINI ÜZERİNE DÜŞÜNCELER: SOSYAL BİLİMCİLER VE ÇEVRE BİLİMCİLERİ NE DİYOR?

 Meneviş Uzbay ve Mustafa Pirili [*] 

Corona virus Covid-19’un tüm insanlığı esir aldığı kriz devam ediyor. Hayatımızda hiç görmediğimiz ve görmek istemeyeceğimiz bir kriz içinde bulduk kendimizi. “Kriz” terimi Eski Yunanca “krisis” sözünden gelmekte. “Krisis” karar veya yargı anı veya noktası demek.  “Kritik etmek” (yargılamak) veya “durumların kritik olması” gibi deyimler de bu kökten gelmekte.  Dolayısıyla “kriz” -krisis- terimin işaret ettiği anlamlarından birisi,   durumun iyi de kötü de sonuçlanabileceği, yani sonucun belirsizliğidir. 

Bugün yaşamakta olduğumuz krizin vahim yanı da ne zaman ve nasıl sonuçlanacağını bilmemekten kaynaklanıyor. Politik iktisatçı ve sosyolog Willam Davis, 24 Mart’ta Guardian’da çıkan yazısında bu durumu şöyle ifade etmiş;

Yaşadığımız bu yoğun ve derin deneyim bugünkü krizin bir resesyondan çok savaşa benzediğini göstermekte. En nihayetinde durumlar kısmen normalleştiğinde hükûmetler ve politika yapımcıları ülkelerinde kaç kişinin hayatını kaybettiğine göre değerlendirilecektir.”[†]

Bu çapta bir küresel krizin kalıcı sonuçlarını (hem sağlık alanında hem de sosyal politik ve ekonomik alanlarda)  bugünden öngörmek olanaklı değil elbette. Ancak bundan sonra hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağını, bireysel yaşantılarımızdan toplumsal yaşantılarımıza kadar pek çok şeyin farklılaşacağını tahmin edebiliyoruz.

Ünlü felsefeci Slovaj Zizek, günümüzde esasında üçlü bir kriz yaşadığımızı ifade etmektedir;

  • Tıbbi kriz (yani salgının kendisi) bu anlamda umudumuz tıp ve mikro biyoloji bilimde araştırma yapan tüm bilim insanları ve personelde. Kahramanlarımız onlar,
  • İkincisi, ekonomik kriz,
  • Üçüncüsü ise zihinsel kriz… Hiç tahayyül bile edemeyeceğimiz bir durumla karşı karşıya kaldık, bildiğimiz dünya durdu. Bu neden başımıza geldi durup yeniden düşünmemiz ve krizi iyi okumamız ve değerlendirmemiz gerekiyor. [‡]

Böylesi bir krizin neden ve nasıl ortaya çıktığını,  başımıza neden bunların geldiğini elden geldiğince iyi okumamız ve gösterdiği dersleri tüm karmaşıklığı ve bütünselliği içinde doğru değerlendirmemiz gerekiyor. Bu zihinsel çabada belki de en tehlikeli yaklaşım; bu durumu bir komplo kavramı çerçevesinde değerlendirmek (birileri bu virüsleri üretti ve belli amaçlarla yayılmasını sağladı!). Bir diğer tehlikeli yaklaşım ise, başımıza gelen bu büyük dertten dolayı bazı ülkeleri grupları, doğayı hayvanları yarasaları suçlamak ve ötekileştirmektir. Her iki bakış açısı da bizleri, bu sorun karşısında sürdürdüğümüz yaşamları hem bireysel hem de toplumsal olarak, sorgulamaktan ve sorumluluk almaktan uzaklaştır ve sadece atalete ve/veya korkuya yol açar. 

Kriz teriminin (karar ve hüküm verme anı anlamında) ima ettiği anlamlardan birisi sonucun belirsiz olması ise, bir diğer anlamı insanın krizi yönetebileceği yani sonucun nasıl olacağının verilen kararlarla ilişkili olduğudur. Bu anlamda, biz bu faturayı neden ödemek durumunda kaldık bunun üzerine düşünmemiz gerekiyor. Biz bugüne kadar ne yapmadık? Veya yapabileceğimiz neler vardı?  Gerek bireysel gerek toplumsal düzeyde bu soruları sormamız gerek. Davis’in ifadesiyle:

Yaşadığımız bu krizi kapitalizmin krizi olarak görmektense, belki de hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağı, yeniden dünyamızı ve yaşamlarımızı kuracağımız ekonomik ve entelektüel bir dönüşüm olanağı olarak görmek ve anlamak daha doğru.”

 

İnsanlığın Covid-19 ile sınavı devam ederken, bu yazıda, söz konusu krizin bizlere yeniden düşündürdükleri üzerine dünyanın önde gelen bilim insanları ve özellikle de sosyal bilimcilerin son bir aydır konu üzerine yazdıkları ışığında kısa bir değerlendirme yapalım istiyoruz. Bu değerlendirmeleri üç tema etrafında toparlamaya çalışalım:

  1. Covid- 19’un daha önce karşılaştığımız diğer ölümcül virüsler ile olan ilişkisi
  2. Covid- 19 salgının ekolojik dengenin bozulmasıyla olan ilişkisi
  3. Bu olayın toplumsal sonuçlarının neler olabileceği

 

  1. Covid- 19’un diğer ölümcül virüsler ile nasıl bir ilişkisi var?

Yapılan araştırmalar,[§]şunu göstermektedir; virüsler bir konak bulup onun hücrelerine girerler ve orada yaşarlar.  Şimdi corona virüs ailesinden olan Covid-19 virüsü insanları konak yaptı ve bizim üzerimizde yaşamını sürdürüyor.  Diğer yandan SARS, MERS, Ebola ve bu günkü Covid-19 virüsünün,   corona virüs familyasına ait olduğu ortaya konmuştur.  Corona virüs familyasından olan ve 2002-2003 yıllarında Çin’de ortaya çıkan SARS salgını, 8.098 kişiyi etkilemiş ve 774 kişinin ölmesiyle sonuçlanmıştır. Arap yarımadasında 2012’de ortaya çıkan MERS virüsü 2.494 kişiye bulaşmış ve 858 kişinin ölümüyle sonuçlanmıştır ve bunun da corona virüs grubundan olduğu ortaya konmuştur. Gana’da 1996 yılında ortaya çıkan ölümcül Ebola virüsü ve kuş gribi de aynı corona virüs ailesindendir.

Yine araştırmalar, yukarıda saydığımız virüslerin tümünün hayvanlardan insanlara geçtiğini ortaya koymaktadır. Bir diğer ifadeyle, hayvanlar doğal olarak bu virüslere konak vazifesi görmektedir. Örneğin, veba ve kuduz sıçanlardan insanlara geçmektedir. 1967 de Angola’da ortaya çıkan Merburg virüsünün[**] yarasalardan geçtiği biliniyor; Arabistan yarımadasında ortaya çıkan MES’in develerden insanlara geçtiği belirlenmiştir. Ebola’nın ise şempanzelerden geçtiği biliniyor. Covid-19’un büyük olasılıkla yarasalardan insanlara bulaştığı kabul edilmektedir.[††]  2008 yılında, Londra’da UCL Üniversitesi Ekoloji ve Bio-çeşitlilik profesörü ve özellikle yarasalar üzerine çalışmakta olan Kate Jones ve ekibi; 1960 ve 2004 arasında ortaya çıkan 335 hastalıktan %60’ının hayvanlardan geçtiğini belirlemiştir.

                   

Doğa gezgini ve yazarı John Vidal,   öldürme potansiyeli en yüksek olan virüslerden birisi olan Ebola virüsünün ortaya çıkış öyküsünü şöyle ifade etmekte; virüs 1976 yılında Sudan’da ve ardından 1996 yılında Gabon’un bir köyünde ortaya çıkıyor. 1996’da o güne değin insanlığın çok az bildiği ve ölümcül bir virüs olan Ebola, köyde beklenmedik bir şekilde ormandan köye yayılmaya başlıyor. Ormanda yaşayan şempanzelerin avlanıp yenilmesi sonucu ortaya çıkıyor ve hastalık 37 köylüden 21 kişinin ölümüyle sonuçlanıyor.  Bugün köylüler şöyle diyorlar: “Eskiden ormanı çok severdik,  oysa şimdi sadece ondan korkuyoruz.”

 

 

  1. Ekolojik dengenin bozulması ile salgınların ilişkisi var mı?

Peki, bu virüsler nasıl ortaya çıkıyor ve nasıl oluyor da doğal habitatları hayvanlar iken (bu virüslerin hayvanları hasta etmediği biliniyor) insanlara geçerek insanları konak yapıyor ve hastalandırıyor?

Bu konuda çalışan bilim insanlarının ortak olarak vurguladıkları nokta; bu tür salgınların ortaya çıkma koşullarını hazırlayanların biz insanlar olduğudur. Virüslere konaklık yapan hayvanlar ile  -yani virüslerin doğal habitatı olan hayvanlar ile-  aramızdaki doğal bariyerleri aşarak ve bozarak bu salgınları hazırlayan koşulları yaratmaktayız. Bir diğer ifadeyle vahşi hayatta doğal ortamında yaşarken insanlara bulaşmaya başlayan bu virütik salgınlar esasında “ekonomik kalkınmanın” görünmeyen maliyetidir. [‡‡]

Eko sistemeler ve bio çeşitlilik üzerinde yaratmış olduğumuz baskı; hızlı şehirleşmeden, yoğun kereste ticaretine, madencilikten, vahşi hayvanların satıldığı “ıslak pazarlar” (wet markets) zincirlerine ve küresel düzeydeki hareketliliğe kadar, giderek artmakta. Bu durum bir yandan özellikle vahşi hayvanların habitatlarını yitirmeleriyle sonuçlanmakta ve dolayısıyla hem çeşitli türler müthiş bir baskı ve yok olma tehdidi altında kalmaktalar ve aynı zamanda insanlarla temas haline geçmekteler.  Çeşitli türler hem birbirleriyle hem de insanlarla karışarak bu virüslerin salgın hale gelmesine neden olmaktadır. 

Amerikalı bilim ve doğa yazarı David Quammen (Spillover: Animal Infections and the Next Pandemic kitabının yazarı) New York Times’da yazdığı yazısında ekolojik dengedeki bozulma ile bu ölümcül virüslerin yayılma ilişkisini şöyle ifade etmektedir:  

Biz tropik ormanları ve diğer vahşi yerleri istila ettik. Bu yerler birçok hayvan ve bitki türünün barınaklarıydı. Bu durum çok sayıda bilinmeyen virüsün serbest kalmasıyla sonuçlandı. Ağaçları kestik, hayvanları öldürdük veya kafeslere koyup pazarlarda satılmak üzere yakaladık. Ekosistemi parçaladık ve virüsler doğal konaklarından ayrıldılar. Sonuç olarak, virüslerin yeni konaklara gereksinimi oldu ve bu yeni konak da çoğunlukla biz olduk.

Thomas Gillespie,[§§] daha ortaya çıkacak pek çok virüs olabileceğini, bunun sadece buzdağının tepesi olduğunu vurgulamaktadır.[***]

Jones, bu zootik hastalıkların (yani hayvanlardan geçen)  insan davranışları sonucu ortaya çıkan çevresel değişime bağlı olduğunu bildiriyor. El değmemiş ormanların kerestecilikle, madencilikle, yolların yapılması ve hızlı şehirleşme sonucu bozulmasının insanları daha önceden hiç rastlamadıkları hayvan ve bitkilerde karşı karşıya getirdiğini vurguluyor. Özellikle bir ekolojik sistemin çeşitliliği azaldıkça insanların bu yeni virüslerle karşılaşma olasılığının arttığını söylemekte.[†††]

 

New York Bard Üniversitesinden Prof.Felicia Keesing, özellikle biyo çeşitliğin tahribatı ve virüslerin insanlara geçmesi ilişkisinde benzer bir olguyu vurgulamaktadır;  

Bio çeşitliliği yok ettikçe, yeni hastalıkları insanlara ulaştıran türlerin sayıca arttığını gözlemekteyiz. Ancak iyi olan haber şu ki, bio çeşitlik tahribatı sonucu hayatta kalmayı başaran türler söz konusu virüsler için de en iyi konaklardır[‡‡‡]”                      

“Eco Health Alliance”  Enstitüsünün bir araştırması; yeni ortaya çıkan ve virüslerden geçen hastalıkların üçte birinin,  özellikle ormanlık alanların tarım alanlarına dönüştürülmesini içeren uygulamalardan kaynaklandığını vurgulamaktadır. Batı Afrika geçtiğimiz yüzyılda ormanlarının yüzde seksenini kaybetmiş durumdadır.[§§§]

 

Canlı Hayvan Pazarları (wet markets): Taze et piyasalarının salgındaki rolü üzerine yapılan araştırmalara göre; bu virüslerin hayvanlardan insanlara geçtiği önemli bir kanalın, çok çeşitli hayvan etlerinin satıldığı “ıslak pazarlar” olduğunu göstermektedir. Bunlar hızla gelişen kent nüfusuna ve özellikle de yoksul kesimlere taze et sağlamak için kurulan ve çoğunluğu enformel olan ve her türlü vahşi hayvan etinin satıldığı pazarlardır. Vahşi yaşam gıdalarının -yarasalar, vahşi kediler, kirpiler, kaplumbağalar, sıçanlar, çeşitli kuşlar, böcekler, maymunlar ve diğer vahşi hayvanlar-  ticaretinin yapıldığı bu pazar zincirleri yoğunluklu olarak Asya’dan, Batı ve Orta Afrika’ya,  kısmen daha az olarak Avrupa’ya ve ABD ye kadar uzanmaktadır.[****] Uluslararası Çevre ve Kalkınma Kurumu (International Institute of Environment and Development -IIED) bilim insanlarından Fevre ve meslektaşı Cecilia Tacoli,  bu ıslak pazarlardan çok bu pazarlarda satılan vahşi hayvan etleri üzerinde durmalıyız,  diyorlar. “Bu pazarlar, hızlı şehirleşmeye bağlı olarak, sayıları hızla artan özellikle yoksul nüfusa önemli bir gıda kaynağı oluşturmaktadır dolayısıyla önemli olan vahşi hayvan ticaretinin engellenmesidir,  çünkü virüsler çiftlik hayvanlarından çok vahşi hayvanlarda bulunmaktadır.[††††] Nitekim 2020 Şubat ayında,  Çin hükümeti,  Wuhan ıslak et pazarı ve diğer canlı hayvan satan pazarları kapatmıştır.  Beijing’de ise balık ve deniz mahsulleri dışında vahşi hayvanların ticareti ve yenilmesi yasaklamıştır.  

                                                                     

 

  1. Covid- 19 Krizin Toplumsal Sonuçları Üzerine

Bu salgın üzerinde düşünen, ünlü siyaset bilimcileri ve filozoflar özellikle bu salgının,  dünyada var olan eşitsizlikler, küresel karşılıklı bağımlılıklarımız ve gerek bireyler gerek toplumlar olarak birbirimize karşı ahlaki sorumluluğumuz üzerindeki sonuçlarının neler olabileceği üzerine yazmaktalar.   Bu görüşleri şu şekilde toparlayabiliriz:  

Öncelikle, bu salgın insanlığa şunu göstermiştir;  doğa veya bugünkü durumda virüsler,  hiç kimseye ayrıcalık tanımıyor, taraf tutmuyor, yani hepimize eşit davranmakta. Amerikalı filozof, J. Butler’ın ifadesiyle;

Bu virüs karşısında herkes hastalanma, ölüm, sevdiklerini kaybetme ve yakın ölümcül tehditlerin bulunduğu bir dünyada yaşama açısından eşit risklerle karşı karşıyadır.  Dolayısıyla hepimiz doğadan gelen bir tehlike karşısında çaresiz ve güvensiziz[‡‡‡‡]

Ancak diye devam ediyor Butler, doğa her ne kadar bizler arasında ayırım yapmasa da bizlerin oluşturduğu toplumsal yaşantımızda çok ciddi eşitsizlikler mevcut. Gelir ve servet eşitsizliğinden, temel hizmetlere (sağlık gibi) ulaşmaya, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden, uluslar ve kimlikler arasında ayırımcılık yapan bağnaz milliyetçiliğe kadar her alanda güç dengesizliklerinin olduğu toplumlarda yaşıyoruz.  Dolayısıyla bu salgın karşısında hem kamu otoritelerinin izleyeceği politikalar ve hem de bizlerin gerek bireyler gerek sivil toplum örgütleri olarak neler yapacağımız geleceğimizi belirlemekte temel olacaktır.

Bazı insanların tedavi ve ilaçlara ulaşıp,  iyileşme imkânı varken, diğer başkalarının geliri veya yaşam sigortası yeterli olmadığı için aşıya veya ilaçlara ulaşamadığı bir dünyanın artık kabul edilemez bir dünya olduğu üzerinde birleşmemiz gerekiyor. Bir diğer ifadeyle, yaşamsal önemi olan mal ve hizmetlerin  -sağlık hizmetleri, gıda, barınma eğitim gibi-  kim olduğumuzdan ve finansal olanaklarımızdan bağımsız olarak, herkes için ulaşılabilir olduğu ekonomik ve sosyal yapıları içeren bir dünya doğrultusunda gayret sarf etmek önemli. Aksi takdirde, küresel eşitsizlik üzerine çalışan Dünya Bankası uzmanlarından iktisatçı B. Milanoviç’in ifade ettiği gibi,  toplumsal parçalanma riski yüksek olabilir. Milanoviç,  bu küresel salgının olası en olumsuz sonuçlarından birisinin, toplumsal parçalanma olabileceğini, dolayısıyla bugün uygulanacak ekonomi politikalarının temel amacının (hatta yegâne amacının) sosyal parçalanmayı engellemeye yönelik olması gerektiğini ifade etmektedir. Bu kaygısını şöyle ifade ediyor Milanoviç:

Bu krizde,  umudunu kaybetmiş, işsiz, elinde hiç bir varlığı olmayan insanlar, avantajlı durumda olanlara karşı, bir anda yönelebilirler. Hâlihazırda ABD’de nüfusun %30’unun ya sıfır ya da negatif serveti vardır. Eğer bu kriz sürecinde ve kriz sonrası giderek artan sayıda insan işsiz, parasız, sağlık hizmetlerinden yoksun kalırsa ortaya çıkacak umutsuzluk ve öfke, 2005’de New Orleans Katrina kasırgasında olduğu gibi,    toplumda telafisi zor ayaklanmalara yol açabilir ve bunları yaygınlaştırabilir ve bu durum toplumsal parçalanmaları doğurur[§§§§]

Dolayısıyla bugün ekonomi politikasının oynayacağı en önemli rol; toplumsal bağları güçlü tutmaya yönelik olması gereklidir. Milanoviç, özellikle gelişmiş toplumlara işaret ederek,  ekonominin ve özellikle de finansal piyasaların vadettiği kazançların, bu gerçeğe karşı gözlerini kör etmesine izin vermemesi gerektiğini vurgulamakta.

Felsefeci ve psikanalist,  S. Zizek de, yukarıda belirttiğimiz benzer kaygıları paylaşmakta ancak bu kriz ortamından dayanışma ve birlikteliğin de çıkabileceği konusunda ümitli olduğunu dile getirmekte. Ayrıca korona virüse karşı yürütülen mücadelenin sadece toplumsal değil aynı zamanda ekolojik boyutunun da önemli olduğunu vurgulamaktadır.[*****]

 Çevre kaynakları ekonomisti Michal Burke,  ekolojik düzelmeye ilişkin çok enteresan veriler vermektedir. Virüs salgını başladığından beri, son iki ayda Çin’de hava kirliliğindeki azalmadan ötürü binlerce insanın -çocuk ve büyüğün- hayatı kurtuldu;  5 yaş altında 4.000 çocuk ve 70 yaş üstü 73.000 yaşlı, havanın temizlenmesine bağlı olarak hayatta kalmıştır.[†††††]  

 

Krastev ise, krizin bir diğer olası etkisinin bilime ve bilim insanlarına olan güvenin artması olacağı üzerinde duruyor. Özellikle 90’lı yıllardan sonra düşünce dünyasında egemen olan post modernizmin var olan gerçekliğe, bilimsel bilgiye ve bütüncül bakış açılarına karşı ciddi bir güvensizlik yaratmıştı. [‡‡‡‡‡]

Bu krizle birlikte  toplumsal, tıbbi, biyoloji, siyasal, ekolojik konularda  hem bilim insanlarına kulak vermenin hem de disiplinler arası çalışmaların ne denli önemli olduğu bir kez daha belirginleşmiş  durumda.

Sonuç Yerine

Bu salgın bize ilerde nasıl bir dünyada yaşayacağımıza ilişkin hem bir tehdit hem de bir değişim fırsatı taşımaktadır.

Bu kriz sonrası bir daha hiç bir şey eskisi gibi olmayacak bunu hemen hemen herkes söylemekte.  Şu anda gelecek ile ilgili öngörüde bulunmak elbette doğru değil.  Mikro biyoloji uzmanı Prof. Dr. Sinan Canan,  konuyla ilgili bir açıkoturumda  “Kaotik koşullarda ancak prensipler ve değerler bizleri ayakta tutar” diyor.   Doğru ve iyi yaşamanın belli prensipleri olmalı.  Bunların neler olabileceğini yeniden ve hep birlikte düşünmeliyiz.  Bu olumsuz ve korkutucu koşullarda umutlu olmamız ve herkesin elinden geleni hayata geçirebilmesi,  paylaşabilmesi elbette çok önemli.  Bu doğrultuda çabaların ve inisiyatiflerin gerek ülkemizde gerekse dünya çapında giderek artmakta olması çok umut verici gelişmeler elbette. 

Eko-sistemlerin sağlığı ile insan sağlığı ve yaşamı arasındaki ilişkileri bütüncül bir yaklaşım içinde ele alan disiplinler giderek artmakta. Örneğin, yeni gelişmekte olan Gezegensel Sağlık (Planetary Health)   disiplini,   gezegenimizin doğal sistemlerinde insan kaynaklı tahribatın,  insan sağlığı üzerinde yarattığı etkilere odaklanmaktadır.[§§§§§] Aynı zamanda Birleşmiş Milletlerin çeşitli teşkilatları, sağlıklı bir gezegende sağlıklı insanlar projelerini yürütmekte.[******]

Bizler, Zeytin Okulu[††††††] gönüllüleri ve araştırmacıları olarak; ekolojik okuryazarlık seminer ve eğitimleri vermekteyiz son üç yıldır. Ekolojik okuryazarlık esas olarak bir sürdürülebilir yaşam eğitimi ve öncelikle,  gezegenimizin ekolojik sistemleri ile uyumlu yaşam biçimlerinin (şehirlerin, üretim-tüketim biçimlerinin, teknolojilerin vb.) tasarlanması ve hayata geçirilebilmesi üzerine odaklanıyor. Doğanın milyarlarca yıldır yaşamı olanaklı kılan temel prensiplerinin neler olduğundan hareketle, “iyi yaşama” ilişkin yeni ufuklar açmayı hedeflemekte bu eğitimlerimiz.

2015 yılında 200 yakın ülkenin imzaladığı Gündem 2030 küresel kalkınma anlaşması ve küresel hedeflerin[‡‡‡‡‡‡], temel sloganı “hiç kimse geride kalmayacak” olarak tanımlanmıştı.  Bu salgın, bu sloganın bir temenni olmaktan çıkıp, gerçekten hayata geçirilebilmesi imkânını sağlayabilir.

——————————————————————————————————–

Derneğimizin ve Zeytin Okulu’muzun kurucularından; Ege’de Atölye (http://www.egedeatolye.org/) kurucusu Zeynep Delen Nircan’ın www.sarkac.org sitesinde yayımlanan yazıları.

 

Zeytince E.Y.D.D. ve Zeytin Okulu ekibinden Sururi Uras’ın Zeytince Masallar Buluşması etkinliği ile ilgili 30/12/2017 tarihinde Yeşil Gazete‘de yayımlanan yazısı.

 

Hayal bu…

Hayal bu, kurulması kadar kırılması da kolay. Epey oldu bu cümleyi kuralı. Bana emanet edilen bir hayali gözüm gibi korudum önce. Sonra o hayali başladım ben de kurmaya. Boş bir beton temelin fotoğrafına baka baka, üstünde
Zeytince‘ yazan boş, ufacık bir teneke kutuyla hayaller kurdum, nefes alır gibi.
Ve hepsi gerçek oluyor. Hepsi Zeytin Okulu oluyor.
Burada konserler olsun, dedim. Oluyor. İnsanlar dolsun taşsın, neler yapmışlar, hangi virajı nasıl dönmüşler, gelsinler anlatsınlar, dedim. Hep oluyor… Burası hayatı hatırlatan, teşekkürü bol bir okul olsun, dedim… Yıldızılar pencerelere dolsun, dedim… Çoluk çocuk oyunlar oynasın, dedim… Hadi, diyen gelsin, kendine gelsin, okul kapısı içine açılsın dedim… Hayali olmayana hayaller katsın, dedim…. Çay eksik olmasın, dedim. Oluyor. Bir bir hepsi gerçek oluyor…
En son 23-24 Aralık 2017 tarihi için üç-beş arkadaş hayaller kurduk. Defalarca yazdık, çizdik, konuştuk, çoğaldıkça çoğaldık. Okulun içindeki sıraları kaldıralım, her yere minderler, halılar, kilimler yayalım, herkes yerlere otursun… Anneanne evi gibi ayaklarımızda patikler, dizlerimizde battaniyeler olsun… Bir de hafif bir ışık, yerlerde mumlar, her yere gölgeler vursun… Misafirlere börek mi, kek mi ikram edelim? Hepsi de olsun!
Bir dedenin dizi dibinde başladık ve hepsi oldu… Zeytince Masallar Buluşması.
Kendimize masallardan bakmak istemiştik, masal gibi bir dağın eteğinde… Baktık. Anlatacağı masalı giyinen, masal olan, dinleyenleri masala dolayan masalcılar gördük önce. İki okul arkadaşının yirmi beş yıl sonra ağlaya ağlaya kavuşmasını gördük. Hele bir de hediyeleriyle gelenleri gördük… Bir dakika önce tanımadığımız, iki gün sonunda ayrılırken yılların dostluğuyla sarmaş dolaş olup, en yakın zamanda görüşmek için sözleştiğimiz insanlar gördük…
Kendi sesimizi duyduk bir başkasında ve buna hiç şaşırmadık. Çünkü biz, hepimiz 23-24 Aralık 2017 tarihinde Zeytin Okulu’nda masal olduk.
Biliyor musunuz masallar bitmiyor.
Ve biliyor musunuz, aslında masallar hayatta önemli olan her şeyin altını kalın kalın çiziyor…
Nice hayallerde buluşmak üzere…

Sururi Uras